TARİHSEL-SOSYOLOJİK PERSPEKTİF

PERSPEKTİFİMİZ

Türkiye’nin siyasî gündemini tam anlamıyla kavrayabilmek için, Türkiye siyasetini belirleyen temel gerilim hatlarını teşhis edecek tarihsel-sosyolojik bir perspektife ihtiyaç vardır: Osmanlı’dan modern Türkiye’ye geçiş sürecinin başlangıcından itibaren siyaset ve toplum merkez-çevre arasındaki antagonizma ekseninde bölünmüştür. Askeri-bürokratik otorite ile devlet tarafından sübvanse edilen sermayedarlar “merkezi” işgal etmiş; taşrada yaşayan Sünni dindar çoğunluk, Kürtler, gayr-ı Müslimler, Aleviler ve taşra esnafı ise “çevre”ye terk edilmiştir. 

“Merkez”i işgal ederek seçkinleşen failler, resmi ideoloji tarafından “örnek vatandaşlar” olarak “çevre”ye takdim edilmişlerdir. Bu bağlamda, devletin bütün ideolojik aygıtları, örnek vatandaşın sekülerizm ve milliyetçilikle bezeli plastik tipolojisini, “tebaa”ya -onun tarihten gelen organik sosyolojik karakterini hiçe sayarak- empoze etmekle meşgul olmuşlardır. Bürokrasiyle sermayenin birleşiminden ortaya çıkan “merkez sınıfı”, toplumun geniş kesimlerinin temel referansı olan İslâm’ı, bütün maddi gerçekliğini göz ardı ederek sert bir şekilde bastırmaya çalışmıştır. Benzer şekilde, bu sınıfın ideolojik karakterini ihlal eden Kürtler, gayr-ı Müslimler, Aleviler ve taşra esnafı da bu sınıfın siyasi, ekonomik ve kültürel bastırma mekanizmalarının nesnesi olmuşlardır.

Bununla beraber “merkez” tarafından tebaalaştırılan “çevre”deki failler sadece görünmezleştirilip bastırılmakla kalmamış, aynı zamanda “merkez”in sahip olduğu siyasi ve ekonomik imkanlardan mahrum da bırakılmışlardır.

Bürokratik ve ekonomik iktidar araçlarını temellük eden “merkez-sınıf”ın siyasi pratiğinde, demokrasiyi inşa etmeye yönelik somut bir fiil tespit etmek mümkün değildir. Tam tersine, “merkez sınıf” çok partili rejime geçtikten sonra, ortalama on yılda bir gerçekleşen askeri darbelere verdikleri aleni destekle failleşmiştir. Nitekim bu sınıfın ekonomik pratiği de, millî refahın artmasına vesile olacak yerel üretimi gerçekleştirmekle ciddi bir tezatlık arz etmiştir: Devletin kol kanat gerdiği merkez-sınıfın ekonomiye yapmış olduğu yegane katkı, ithal ürünlerin “millî” tüketimine aracılık edecek pazarlar kurmak ve bu pazarları kendi kontrolü altında tutmak olmuştur. Kendi seçkinliklerinin kültürel tipolojisini fantazmatik bir “Batı” temsiliyetini taklit etmek suretiyle tayin eden “merkez-sınıf”ın kurduğu siyasi kurumlar ve pazara sundukları ürünler de aynı şekilde söz konusu temsiliyetin taklitleri olarak vücut bulmuşlardır.   

Kısaca, cumhuriyet Türkiyesi’nde devlet kurumlarını hegemonize etmiş olan bürokrat seçkinler, devletçi/korumacı ekonomi siyasalarıyla, seküler-milliyetçi-taklitçi bir sermaye sınıfının oluşmasını sağlamışlardır. Ve bu sınıf, geniş halk kitlelerinin değil, kendisini sübvanse eden devletin çıkarlarını müdafaa etmeyi; sosyolojik değil statü siyaseti yürütmeyi tercih etmiştir.


TÜRKİYE'NİN DEMOKRASİ MÜCADELESİ

Çevreden Merkeze İlk Yürüyüş: Menderes Dönemi

1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte ilk kez “çevre sınıfı” için merkezi işgal etme fırsatı doğdu. Ancak bu demokratik fırsat, çok kısa bir süre içinde “çevre sınıfı”nın elinden alındı. Üniversitenin, yargı bürokrasisinin, merkez-medyanın ve merkez-siyasetçilerin (CHP'lilerin) çağrısı ve desteğiyle gerçekleşen 27 Mayıs 1960 darbesi, DP iktidarının sonu oldu. DP başkanı Başbakan Menderes, Zorlu ve Polatkan ile beraber idam edildi. Bu darbe ile birlikte merkez-sınıfın, demokratik sistemin “tehlikeli” sonuçlarına karşı askeri darbe seçeneğini kullanmakta bir beis görmediği ortaya çıktı.  Ancak her 10 yılda bir gerçekleşen askeri darbelerden hiçbiri, çevredeki güçlerin iktidara yürüşünü engelleyemedi.

Karaoğlan Ecevit

Her ne kadar bu yürüyüş çoğu zaman, merkez-sınıfının yanlış bir şekilde “sağ” olarak isimlendirdiği siyasi partiler (DP,  AP, ANAP, AK Parti) üzerinden gerçekleşmiş olsa da, merkez-sınıfının organik uzvu olan CHP'nin de bu yürüyüşe zemin teşkil ettiği istisna zamanları olmuştur:  Turan Güneş'in teorize edip Deniz Baykal'ın kaleme aldığı “redd-i miras”/ortanın solu (merkez-sınıf ideolojisinin reddi) tezine uygun sosyolojik tabanlı söylemlerle siyaset sahnesinde boy gösteren Bülent Ecevit, 73 ve 77 seçimlerinde partisini birinci parti yapmayı başarmıştı. Fakat bu başarılarına rağmen kendisine yönelik en ağır muhalefet bizzat CHP'nin (Ecevit'i komünistlikle suçlayan) kurucu kadrolarından ve istifası için gazetelere boy boy çağrı ilanları veren TÜSİAD'dan geldi.

“Çoban Sülü”

60 darbesinden sonra Başbakan seçilen ve kendisini DP'nin vârisi olarak takdim eden Süleyman Demirel de merkez-sınıfın direnişiyle karşılaştı. “Çoban Sülü” olarak aşağılanan Demirel, maruz kaldığı askeri darbelerden sonra, bilhassa cumhurbaşkanlığı döneminde merkez sınıfının çıkarlarının ateşli bir savunucusu haline geldikten sonra merkezdeki yerini alabildi. Merkez-sınıfının rantı yerine üretimi esas alan ve D-8 gibi yapılarla Doğu-merkezli bir ekonomi geliştirmeye çalışan Erbakan'ın hükümetinin devrilmesiyle nihayetlenen 28 Şubat darbe sürecinde Demirel, Orgeneral Çevik Bir'le beraber en etkin iki aktör arasında yer aldı.

Özal

12 Eylül sonrası dönemde tek başına iktidara gelen Özal’ın Türkiye ekonomisini dünyaya entegre etmeye matuf liberalleşme siyasalarının neticesinde, merkez-sınıf devletin kendisine sunduğu ekonomik imtiyazlardan mahrum hale gelirken, daha ziyade ihracatla meşgul olan taşralı-dindar müteşebbisler seküler-İstanbul sermayesine rakip olacak seviyede güçlenmeye başladılar. Çevre sınıfından gelenlerin bu ekonomik başarısı, bu sınıfta yer alan dindar faillerin merkez-sınıfın tahakkümündeki büyük şehirlerde kültürden siyasete kadar pek çok alanda çok daha görünür hale gelmelerine yol açtı. Kendi ayrıcalıklı konumunu sarsan bu toplumsal gelişme karşısında merkez-sınıf kültürel ırkçı söylemler -'hayat tarzımız tehdit altında'- kurarak çevre sınıfını tecrit ve disiplin etmeye çalıştı. Hızla liberalleşip şehirleşen Özal Türkiye’sinde, o zamana kadar ağır bir şekilde bastırılan dindar kitleler, 90’larda müesses nizâm karşısında en etkin muhalafeti teşkil etmelerini sağlayacak şekilde siyasi ve toplumsal alanlarda örgütlenmeyi başardılar.

Kasımpaşalı Erdoğan

2002 yılında AK Parti iktidara geldiğinde, “çevre”nin sermayedarları (“Anadolu Kaplanları”), “merkez”in vesayet rejimine karşı, çevreyi merkeze taşıyacak demokratik bir reform ve Türkiye nüfusunun %85'ini bulan çevre sınıfının ekonomik çıkarlarını azamileştirecek yapısal bir dönüşüm gerçekleştirmekte kararlıydılar. Erdoğan'ın da bu hususlarda segilediği kararlılık, Türkiye'nin tarihinde hiç olmadığı şekilde merkez-sınıfının vesayetiyle hesaplaştığı bir döneme girmesine vesile oldu. Bu dönemde “merkez”in çevreyi dışlayan resmi ideolojisinin hemen hemen tüm tabularını (Kürt temsiliyeti, başörtüsü, imam-hatipler, azınlık vakıfları, Alevilerin devlet tarafından muhatap alınması vs.) yıkacak şekilde sivil-demokratik siyasalar ve söylemler geliştirdi. 2014 yılında, merkez vesayetinin koruyucusu olarak işlev gören Cumhurbaşkanlığı makamına, ilk defa halk (çevre) oyuyla seçilmiş sivil bir cumhurbaşkanı olarak gelmesiyle beraber merkezin son tabusunu da yıkmış oldu.